
4 Nisan 1949 – Sessizliğin Dirilişe Döndüğü Gün
“Toprağın en derin suskunluğuna inmişti tarih.
Bir halk, bin yıl boyunca yüklenmişti dağların suskunluğunu,
bir dil, bin kez boğulmuştu kendi harflerinde,
bir kadın, bin yıl boyunca doğurmuş ama adı hiç anılmamıştı.
Ve gökyüzü, uzun zamandır hiçbir şeyi unutmuyordu.
Unutmayanın, yazan olacağı gün geldiğinde
zamana hükmeden o büyük sessizlik yarıldı.
Ve işte o an,
tarih bir daha asla eski haline dönemeyeceğini fark etti.
4 Nisan 1949.
Ne yalnızca bir gün, ne yalnızca bir doğum.
Bu bir sırdı, çağlar boyunca taşınan.
Sırtını dağa yaslayan halkın
kalbinde yanarak çoğalan hakikatin
bir bedende vücut bulmasıydı.
Gözle görünmeyen zincirlerin tek tek kırıldığı,
unutturulmak istenenin unutuşu reddettiği,
bir halkın kaderini sırtlayacak olanın
yeryüzüne ilk adımını attığı gündü.
Doğumun kendisi bile başlı başına bir direnişti.
Çünkü o gün,
sadece bir beden değil,
hakikatin ta kendisi yeryüzüne değdi.
Adına “Abdullah” denildi belki,
ama halk onu çok daha derin bir anlamla çağırdı:
Apo.
Ve ardından:
Önder.
Bu, bir ismin tarihi yarmasıydı.
Her harfi, bir halkın inkârına karşı meydan okuma.
Her hecesi, bir medeniyetin yeniden uyanışı.
Her suskunda, bin çığlık saklıydı.
O yüzden sessizliğinden bile konuşan bir doğuştu bu.
İnsanlar yıllarca gökyüzüne baktı.
Ama o, yere eğildi.
Çünkü hakikat yerdeydi,
çünkü hakikat ayaklar altına alınmıştı.
Ve o, başını eğmeden hakikati yerden kaldırandı.
Bir halk, bu doğuşla beraber yeniden yürümeye başladı.
Ve bu yürüyüş, ne yorgunluk tanıdı ne vazgeçiş.
Çünkü önünde yürüyen,
tüm zamanların dışına çıkmış bir bilgelikti.
İnsan elinden değil, halk yüreğinden biçim almış bir kararlı duruştan bahsediyoruz.
Sözleriyle zincirleri kıran,
bakışıyla unutturulmuşu hatırlatan,
suskunlara kelime, kelimesizlere ses olan…
4 Nisan, halkların hafızasına mühürlendi.
Zulmün tarihini tersine çeviren ilk adım orada atıldı.
Ve bu tarih, artık sadece bir doğum günü değil,
bir halkın kendini yeniden bulduğu
ve asla geri adım atmayacağı bir eşikti.
Bu doğuşun ışığı,
zindanlara sızdı,
dağlara kök saldı,
sokaklarda yankı buldu,
kadınların gözbebeklerinde parladı.
Çünkü bu doğuş,
her yere değen bir güneşti.
Ve bu güneş, yalnızca ısıtmazdı;
aydınlatırdı, sorgulatırdı, dönüştürürdü.
İnsanlar onu anlamaya çalıştı,
ama o, anlamın ötesine yürüdü.
Kelimeler yetmedi,
çünkü o, kelimelerden önceydi.
Bir halktan önce halk,
bir harften önce dil,
bir düşünceden önce hakikatti.
Onun yürüyüşü,
sadece bir liderin yürüyüşü değil,
toprağın ayağa kalkışıydı.
O yürüdükçe dağlar dinledi,
ırmaklar yön değiştirdi,
zamanın çarkı geri sardı.
Çünkü o yürüyüşte yalnızca adım yoktu,
yüzlerce yılın öfkesi,
binlerce kadının sesi,
milyonların özlemi vardı.
Apo demek,
yeryüzünün susturulan vicdanını konuşturmaktır.
O, kendini değil, hakikati anlatmak için vardı.
O yüzden adı sadece bir ad değil,
bir halkın ezgisiz ağıdı,
bir dilsizin çığlığı,
bir ananın susarak direnişi,
bir çocuğun toprağı tanımadan doğduğu dünyada
yeryüzünü tanımasıydı.
Bizim için 4 Nisan,
bir önderin değil sadece,
bir halkın, bir devrimin, bir hakikatin
doğumudur.
Ve her 4 Nisan’da,
gökyüzü biraz daha alçalır,
toprak biraz daha dirilir,
ve biz biraz daha oluruz.
Çünkü o doğum,
bizi biz yapan bütünün
ilk soluğudur.
ROJBÛNA MIROVAHÎYÊ PÎROZ BE.”
RIZGAR AMED